Güney’de kuslari beklerken
Güney’de yeni hayat
Bütün güney kiyilarini gezdikten sonra, Fethiye ve çevresinde
demir atanlarin bir bildigi var… Rana Yalvaç, adeta bir
virüs gibi ruhu ele geçiren Kayaköy ve Ölüdeniz’in
gizli köselerini yazdi.
Kayaköy, benim için hep yeni hayatin simgesi oldu. Yillar
önce üniversiteden bir arkadasim, bu hayalet kasabaya yerlesmek
istedigini söyleyip Mimarlar Odasi’nin çikardigi krokiyi
gösterdiginde, henüz Kayaköy adini kimseler duymamisti.
Gençliginin meyvelerini yillarca büyük sehirlere yedirdikten
sonra isyan edip kendini Ege kasabalarina atan kentli nüfusun aksine,
arkadasim üniversiteden mezun olur olmaz bu hayattan çekilmeyi
kafasina koymustu. Ve bunun için Kayaköy’den iyisi
düsünülemezdi.
Hayatini yeniden rayina oturtmak için makas degistirip Kayaköy’e
veya Fethiye yakinlarindaki diger küçük “ceplere”
yerlesenlere, daha sonralari da hep rastladim. Tüm güney sahillerini
gezdikten sonra yeryüzü cennetini bulduklarina inanip basi
bulutlarda bir kayaya ev insa edenler, Ölüdeniz’e tatil
yapmaya geldikleri kampta daha sonra müdür olarak kalanlar,
Kelebekler Vadisi’nin sirtlarindaki köyde bir degirmen basini
tutup ekmek ve sarap yapanlar, Esen kasabasinda yeniden toprakla ugrasmaya
baslayip bahari saman ayinleriyle karsilayanlar, Kayaköy’de
içi bosalmis kabuklar gibi sahipsiz evlerinden birini yeniden
dolduranlar… Velhasil, hayati sonsuz bir bahar veya tatil gibi
yasamak isteyenlerin tropikal siginagiydi burasi. 
Iste bu yüzden, her yil Likya’nin daglarini asip yumusak
vadilerine inmeyi iple çekerim. Dalaman Havalimani’ndan
Fethiye’ye uzanan yolun sarpligina ve varyantina bayilirim. Fethiye’de,
Hisarönü’nde ve Ölüdeniz’deki zevksiz
yapilasmaya ve küçük Ingiliz kolonilerine aldirmam,
çünkü bu topraklarin bir parçasinin hiçbir
zaman zaptedilemeyecegine ve Gökçeovacik, Üzümlü,
Kayaköy, Faralya, Kabak Vadisi gibi köselerin her zaman varolacagina
inanirim.
KUS OLUP UÇABILSEM…
Kayaköy gerçekten de cep gibi bir yer. Denizden ??? metre
yüksekte besik gibi bir yaylada gizli bu vadinin iki ayri girisi
var. Fethiye’den kestirme yoldan da, Hisarönü üzerinden
de gelseniz, çam ormani tünellerinden geçiyorsunuz.
Sonra birden kendinizi, havada yüzen bir baloncuk gibi daglarin
arasinda asili kalmis bu platoda buluyorsunuz. Deniz seviyesindeki kamikaze
sivrisineklerin belki yükseklikten, belki de ormanda yollarini
kaybettikleri için gelemedigi bir yer burasi.
Kayaköy, mübadele sonrasinda yattigi güzellik uykusundan
80’lerin sonunda Mimarlar Odasi tarafindan uyandirilmisti. Simdilerde
ise tarihin belki de en büyük insan degistokus operasyonunu
anlatan popüler bir kitap sayesinde yildizi yeniden parlamaya basladi.
Ikinci Dünya Savasi’nda Yunanistan’in Kefalonya Adasi’nda
geçen bir ask hikayesini anlatan “Yüzbasi Corelli’nin
Mandolini” ile dünya çapinda bir yazar haline gelen
Louis de Bernieres, simdi de Osmanli’nin dagilma sürecinde
Ege’deki bir kasabada olup bitenlere ve Kurtulus Savasi sonrasinda
Istanbul’daki Rumlar ile Trakya’daki Türkler disinda
herkesin zorunlu birakildigi yaprak dökümüne, yani mübadeleye
tutuyor büyütecini. Kitapta “Eskibahçe”
olarak adi geçen yer, aslinda tatil için Ege kiyilarimiza
geldiginde Bernieres’i esinleyen Kayaköy’den baskasi
degil. Ilk kitabindan sonra sessizlikle geçen 10 yilda Bernieres
defalarca Kayaköy’e gelmis ve buradaki son taniklarin hafizalarinda
arkeolojik kazisini sürdürmüs.
Bir röportajinda söyle diyor Bernieres: “Her seferinde
Savas ve Baris’i yazmaya çalisan yazarlardan biriyim; basarisiz
olsam da denemekten vazgeçmiyorum…” Elestirmenler
de “Kanatsiz Kuslar”i bir Türk “Savas ve Baris”i
olarak etiketlemekte gecikmediler zaten. Tarih anlatilarindaki kuru
satirlar ve istatistikler disinda çok az fikir sahibi oldugumuz
bir dönemi, Kurtulus Savasi’nin son yillarinda Osmanli toplumunun
ortadan bölünmesini anlatan romanlarimiz pek yok. Bernieres’in
kitabi ise zeytinlikler, keçiler ve yabani adaçayi kokulu
bir huzur masaliyla basliyor. Ardindan savas firtinasinin vadiye ulasmasiyla
birlikte, bu pastoral tablonun dagilip bir yangin yerine dönüsmesine
tanik oluyoruz.
Hikayenin çok sayida kahramanindan biri olan Karatavuk lakapli
bir köylü firtinanin ortasinda söyle diyor: “Uçamadigimiz
için, hiç istemedigimiz seyler yapmaya mahkumuz.”
Insanin kanatlanip geride birakmak isteyecegi olaylara tanik oldugumuz
kitapta, köyden baska bir karakter olan Çömlekçi
Ismail’in su sözlerine de rastliyoruz: “Insan kanatsiz
bir kustur, kus ise dertsiz bir insandir.” Kus temasi kitapta
sürekli reenkarne olmaya devam ederken, bir baska karaktere daha
kulak kabartiyoruz: “Bize çok uzun gelen bir süre
tanri için kisadir, bize çok uzun gelen bir yol kuslar
için kisadir; tabii kanatlari varsa!”
Bize çok uzun gelen, tanri içinse kisa olan bir sürenin,
yani 80 küsur yilin ardindan Kayaköy, bir yamaçta içi
bosalmis zirhlar gibi dizili evleriyle hâlâ zamana direniyor.
Bir zamanlar kirmizi, mavi, yesil gibi neseli renklere boyali olan bu
tas evler simdi sivasiz, çatilari çökmüs, bütün
ahsap döseme ve kepenkleri yakacak odun niyetine sökülmüs,
içlerindeki esyalar alinmis ve gri kübik çizgilere
indirgenmis vaziyetteler. Fakat belki de cici bici restore edilip normallestirilmelerinden
daha iyidir böylesi diye düsünüyorum içimden;
çünkü bu halleriyle artik ev olmaktan çikip,
birer anita dönüsmüs durumdalar. Mübadele hikayeleri
anlatan sessiz hayaletler gibiler…
Evler disinda, köyde mübadele hikayelerini dinleyebileceginiz
sadece birkaç kisi kalmis. Rum arkadaslarinin çeyiz sandiklarini
emanet ettigi birkaç yasli teyze ve dostlarinin malvarligini
son ana kadar korumaya çalisip gözleri yollarda kalan birkaç
yasli amca. Kayaköy’ün anilarinin yüklendigi bu
hafizalar da “delete” edildikleri zaman, bize sadece taslari
okumak kalacak. Urartu alfabesi gibi gözümüzün önünde
dans eden yabanci simgelerle bogusacagiz ve tarihin anlattigi masal,
anlamini çözemedigimiz bir mirilti gibi fonda devam edecek.
KAYAKÖY’DE SANAT
Sehirler kurulur. Yikilir. Sonra yeniden kurulur… Bu döngü
ister istemez sürüp gider. Simdilerde Kayaköy’de
gelisen yeni hayat da bunu gösteriyor. Artik Kayaköy’deki
hafizalara baska türlü anilar doluyor. Yamaçtaki bine
yakin evden çok azinin alinip satilabilir tapusu oldugu için,
Kayaköy fazla restorasyon görmemis. Sadece Kayaçukuru
denilen ovadaki bag arazilerinde, sinirli imara izin var. Yamaçlara
ev kuran Rumlarin aksine, Türkler genellikle ovaya yerlesmisler.
Simdilerde onlardan kalan bag evleri gelistirilerek, bazilari son derece
sik villalara dönüstürülüyor. Ya bu gelisim
devam ederse, Kayaçukuru’nun hali ne olur? Kisin hep üzerine
tül gibi bir sisin çöktügü, Toskana’yi
andiran bu yumusak kivrimlar, zeytinlikler, tarla sinirlarini belirleyen
koyu yesillikler giderse…
Kayaköy Sanat Kampi’ndaki yontu atölyesinde ders veren
ve Kayaköy’ün sayili eski evlerinden birini restore
edip içine yerlesmis mimar dostum Orhan, böyle olmayacagina
dair yüregime su serpiyor. Onun vosvoslarin üstü açik
keyif versiyonu diye tanimlayabilecegim, fosforik civciv sarisi Beach
Bug’i ile Kayaçukuru’nda gezerken söyle diyor:
“Imar izni yok, yapilasacagini bilsem buraya yerlesir miydim?”
Iyi, güzel… Demek ki hiç degilse bir süre daha
bu Kayaköy baloncugu, aç kurtlarin saldirisindan uzak. 
Kayaköy’ün kerametini bir de Ingilizler kesfetmis. Vadideki
güzel villalarin birçogu, sahipleri tarafindan Tapestry
ve Exclusive Escapes gibi kalburüstü Ingiliz seyahat acentalarina
sezonluk olarak kiraya veriliyor. Fakat burada konaklamanin, o denli
lüks olmasa da eglenceli bir yolu daha var: Kayaköy Sanat
Kampi’na katilmak! Kayaköy’e yerlesmeyi ilk seçenlerden
biri olan fotograf sanatçisi Faruk Akbas’in projelendirip
bir süre yönettigi, simdilerde ise Kayaköylü Ekiz
ailesi tarafindan isletilen kamp; fotograftan seramige, heykelden ritm
atölyesine, yoga gibi spiritüel ögretilere kadar pek
çok konuda egitmenlerin ziyaret edip deneyimlerini aktardigi
bir yer. Kus yuvasi gibi ahsap bir kulübeden ibaret yönetim
binasi, hep beraber yemek yenilen çardagi, açik havada
gölge kuytulara konuslandirilmis atölyeleri, dileyenlerin
uyku tulumlariyla yatabildigi ahsap köskleri, arkasindaki küçük
bostaniyla alternatif bir huzur diyari. 20’lerindeki gençler
kadar orta yastan kesimin de yeniden çocuksu bir keyifle sallanip
yuvarlanabildigi kampta, hergün birkaç saat derslere ayriliyor.
Ögleden sonralari ise çevre gezileri ve yüzme molalariyla
geçiriliyor. Kayaköy’e bir tas atimi mesafede yapilacak
öyle çok sey var ki, en huzursuz ruhlar bile burada rahatlikla
bir hafta oyalanabilir.
Kampin idaresi, Jamaica’dan olmadigina asla inanamayacaginiz ve
yüzünde sürekli kocaman bir gülümsemeyle dolasan
bir rastanin, Mutlu Ekiz’in elinde. Ismi ve delifisek enerjisiyle
insanin içini her an sebepsiz bir neseyle dolduran ve ayni zamanda
yetenekli genç bir fotografçi olan Mutlu, asik suratli
ciddi oymakbasi görünümünden son derece uzak. Kamp
ekibini her gün mesgul edecek etkinlikler arasinda, Ölüdeniz’e uzanan 2.5 saatlik muhtesem bir yürüyüs, Kayaköy’ün (eski adiyla Levissi’nin) iskelesi olan Soguksu’ya yürüyüs
ve yüzme molasi, Gemiler Adasi’nda yüzme ve günbatimi
da bulunuyor.
Yillar önce Kelebekler Vadisi ile Kabak Vadisi’nin sirtlarindan
geçen bir bölümünü yürüme firsati
buldugum Likya Yolu da yakinlarda. Eski Likya kentlerini birbirine baglayan
patikalardan olusan 400 küsur kilometrelik bu yolun tamamini yürümek
bir aydan fazla sürüyor. Atlas dergisi için daha önce
yolun tamamini asan dagci arkadasim Nurcan Volkan da sanat kampina postu
serenlerden. Genelde daglar gibi dingin bir kisilige sahip, fakat için
için dünyaya lav akitmayi sürdüren insanlardan
olan Nurcan, gerçekten de volkanik bir kisilige sahip. Fotograf
dersleri vermek için geldigi kampin ve Kayaköy’ün,
birçok insan gibi onu da fethettigini anliyorum. Bakalim virüs
bende etkisini ne zaman gösterecek!
Gemiler Adasi, Kayaköy günlerimin en özel anlarindan
birini bana armagan ediyor. Arabayla 15 – 20 dakika mesafedeki
bir koya gidip, yillardir adanin bekçiligini yapan Reji’nin
bizi almasini bekliyoruz. Az sonra küçük sürat
motoruyla iskeleye yanasan Kayaköylü Recep, sik yelkenci gözlüklerinin
ve göçmen sarisinliginin ardinda bir hayli havali görünüyor.
Kayaköy gençlerinin çogu gibi denizle hasir nesir
büyüyen Reji’nin keskin manevralarla bizi yanastirdigi
adada, onun tas evi ve Bizans döneminde genis bir kesis topluluguna
ev sahipligi yaptigi anlasilan bir kiliseler kompleksinin kalintilarindan
baska bir sey yok.
Adanin turkuvaz sulari ve etkileyici cografyasi, çok sayida yatçiyi
da buraya çekiyor. Reji, geçenlerde Demi Moore’un
da teknesiyle adaya baglandigini ve kalintilari gezdigini anlatiyor,
fakat pullarindan soyunmus vaziyette Hollywood yildizini taniyamadigini
da itiraf ediyor. “Çok bozulmus canim, taniyamadim…”
diyor kayitsiz bir ses tonuyla.
Tas merdivenlerle patikalari izleyerek, bir seytan minaresi gibi döne
döne yükselen adanin en tepesine çikiyoruz. Kiliselerin
ve onlari birbirine baglayan upuzun bir tünelin ayakta kalan gösterisli
parçalari hayal gücümüzü harekete geçiriyor
ve bulmacanin parçalarini tamamlamaya itiyor bizi. Yabani kekiklerle
kapli tepede günbatimini izleyecegiz. Bir klise daha, ama ne klise!
Önümüzde küçük bir yarimadanin karaya
baglandigi noktada, iki tepenin alçalarak kavustugu Darbogaz,
hemen gerisinde Fethiye Körfezi’nin isikli sulari, ardimizda
Fuji dagi gibi keskin çehresiyle bizi izleyen Babadag ve Ölüdeniz…
Günes, tam Darbogaz’in üzerinde sulara gömülüyor. Sanirim, bedenim Istanbul’a döndükten sonra da ruhum
bir süre buralarda dolanacak. Gece inerken adada bir hayalete rastlarsaniz
korkmayin, o benim…
ISTIRIDYENIN RÜYASI
Kayaköy’de kalip, arada insan içine çikmak
isteyenler için dogru adres Ölüdeniz. Bir Ingiliz cemaatine
dönüsmüs Hisarönü, bana pek çekici gelmedi
ama Ölüdeniz’in, tüm hummali kalabaligina ragmen
yine de güzel köseler barindirmasi hayret verici. Bunlardan
biri, gündüzleri muhtesem yemekler servis eden, geceleri ise
bölgenin en hareketli ve kisilikli barina dönüsen Help.
Bir gece vakti Kayaköy Sanat Kampi sakinleriyle, plakasi olmayan
sefil bir cipe atlayip eglenmeye gittigimiz Help’te, klasik bir
otomobilin ön tarafi kesilip DJ kabinine dönüstürülmüs.
Dans pisti yeterince genis ve çiplak ayakla da dans etmeye elverisli,
ancak içindeki atesi söndüremeyenler yükseltilmis
küçük bir platformdaki çubuga tutunarak Crazy
Horse’vari bir sov da yapabilir.
Dekorasyonunda belirgin bir Avustralya etkisi hissedilen Help’in
kardes kurulusu olan Sugar Camp ise Ölüdeniz’de lagünün
kiyisinda, genis divanlarda günboyu kertenkele gibi yayilmak isteyenler
için tasarlanmis “lizard lounge”yla sizi bekliyor.
Buranin da dekorasyonuna sörfçü stili hakim ama plaj
söz konusu olunca, “Hayat bir plajdir” düsturuyla
yasayan Avustralyalilara hakkini teslim etmek lazim. 
En güzelini tabii ki sona sakladim… Simdi sizi inci avciligina
davet ediyorum, üstelik Ölüdeniz’in curcunali sahili
Belcekiz’da! Ölüdeniz’in simgelerinden biri olan
Beyaz Yunus Restoran’in sahipleri Günsenin ve Mehmet ???,
ayni zamanda bölgenin en gizli hazinelerinden ikisine sahip. Oyster
Residences (Istiridye Konutlari) adini verdikleri otellerinden biri,
aslinda o kadar gizli degil; tam Belcekiz sahilinde. Ölüdeniz’deki
Oyster, gerçekten de sahile vurmus bir istiridye gibi, içine
kapali, dingin, gizemli… Kendi küçük baloncugunuzda,
tüm hengamenin disinda kalabiliyorsunuz (bu cümleyi at). Görünmez
pelerin gibi etrafini saran duvarlarinin gerisinde, son yillarda gördügüm
en huzur verici mekanlardan biri yatiyor. Sik bir havuzun etrafina dizilmis
evlerden ve zevkle dösenmis odalardan olusan otelin dekorasyonuna,
Ingiltere’de tekstil egitimi almis Günsenin Hanim’in
eli degmis. Fethiye’nin ünlü dalgiçlarindan birinin
(kim ??) kizi olan Günsenin Hanim ve yine Fethiyeli olan Mehmet
Bey, denizcilikle içli disli, gezgin ruhlu insanlar. Sezon disinda,
pek çok alternatif yöntemle dünyayi geziyor, az gidilen
köseleri kesfediyorlar. Kamçatka’dan, Afrika’dan
ve egzotik hayatin hüküm sürdügü diger yerlerden
söz edildiginde gözleri parliyor…
Faralya’daki kamplarinin bulundugu yeri de uzun doga yürüyüslerinden
birinde kesfetmisler. Lüks safari kamplarini andiran bu mekana
ulasmak için de biraz çaba gerekiyor zaten. Ölüdeniz’i
geçtikten sonra, Kelebekler Vadisi’nin sirtlarindan dolanip
Faralya köyü yakinlarinda sahile dogru inen bir orman yoluna
sapiyorsunuz. Yoldan çok dere yatagini andiran ve kivrila büküle
ilerleyen bu “iz”i takip ettiginizde, Oyster Faralya’nin
sik bungalovlar gizleyen bahçesine ulasiyorsunuz. Mehmet Bey’e
göre bu aslinda bir tür dogal seleksiyon yöntemi. Ciple
giden biri için bile çetin ceviz sayilabilecek yoldan
geri dönen çok olmus.
Kampta aksam yemeklerinin yendigi seyir terasinda oturmus, hiç
durmadan kayalari döven dalgalari hipnotize olmus gibi izlerken,
güzel seyler zor elde edilir diye düsünüyorum. Simdi
dalgalari seviyorum… Dalgalari seviyorum…
Özgür GEZER